• Değer Berkin

Seyahat Başarısızlıklarımız ve Başımıza Gelen Komik Olaylar Derlemesi


Eşimle çocuklar uyuduktan sonra sıkıldıkça yaptığımız seyahatlerden, gitmek istediğimiz şehirlerden konuşmayı, onları kategorize etmeyi ve yaşadığımız tuhaf ve komik anları anarak dakikalarca gülmeyi sıklıkla yaparız. Bizim evde anlayacağınız ülkelerin ve şehirlerin dedikodusu yapılır :) Özellikle kendimizi keyifsiz hissettiğimiz ve hayat enerjimizin düşük olduğu zamanlarda daha sık yaparız bunu ve bu her zaman bizi mutlu eden bir yöntem olmuştur.

İşte şimdi sizinle bu sık sık andığımız anlardan bazılarını biraz itiraf gibi, samimi bir şekilde paylaşmaya çalışacağım. Buyrun bizim seyahat başarısızlıklarımız ve başımıza gelen komiklikler derlemesi sizlerle:

Budapeşte'de maaile bayram tatili ...

Bir bayram tatilinde çoluk çocuk, anneanne, babaanne yani maaile Budapeşte'ye uçtuk. Her seyahatte olduğu gibi ben rehber kılığında herkesi oradan oraya sürüklüyor, hız ayarlaması yaparken herkes tamam mı diye soruyor, ama kimseye sanırım pek de dinlenme fırsatı vermeden yaptığımız plan doğrultusunda yola devam ediyorduk.

Bende bir su ve köprü takıntısı var. Hangi ülkeye gidersem gideyim bir su birikintisi ve bir köprü bulunca heyecan yaparım. Kaldı ki küçüklüğümde abilerimden kalma dünya atlasımda resmi olan ve benim için nedenini bilmesem de pek bir anlam ifade eden ünlü aslanlı Zincir Köprü'nün şehri Budapeşte'de olup da, o köprünün üstünden yürüyerek geçmemek olmazdı. Herkesi de peşimde yürüttüm tabii ve herkes perişandı artık yorgunluktan, ama en mutlu bendim çünkü çocukluğumda hep resmine baktığım köprünün üstünde yürümüş biriydim artık.

Eşim Levent'in ise aklında başka türlü sular vardı. Bir an önce o günkü planımızın en son maddesi olan Széchenyi termal banyolara varmak ve orada günün yorgunluğunu atmak istiyordu. Benim büyük köprü mutluluğumun ve herkesteki yorgunluğun ardından haritama bakıp Széchenyi termal banyolara gitmek üzere hepimizi bir otobüse bindirdim. Otobüste Széchenyi yazan durakta inecektik, ne de olsa banyolar orada olmalı, mantıklı değil mi? Ama tam otobüsten inerken emin olmak adına bir yolcuya bunu sormaya karar verdim. Bizimkilerden herkes otobüsten inmişti. Yolcu, bana oranın Szechenyi meydanı olduğunu, bizim termal banyoların orasıyla sadece isim benzerliği bulunduğunu ve de mesafe olarak iki yerin birbirinden bayağı uzak olduklarını söyledi. Ben de başımı anladım şeklinde sallayıp, düşünceli ve kaygılı bir şekilde otobüsten indim. İki küçük çocuk, yorgun bir koca, bir anne ve bir kayınvalideyle kaybolmuştum. Herkese kötü haberi verdim. Ve haritamın içine gömüldüm. Sonra sora sora, söylene söylene, in çık, bin çık, iki annenin 'vazgeçin zaten girmeyin öyle sulara' demeleri eşliğinde otobüs, metro derken banyolara sonunda öyle böyle ulaştık. "Sora sora" Bağdat misali... Tabii bu arada bu itirafı da yazmazsam olmayacak - kesinlikle bilet almadan asla hiçbir ulaşım taşıtına binmedik çünkü bir gün önce bilet satan yer bulamayıp makineden bilet almayı da başaramayan bizler 'birşey değil trenin içinden alırız sorarlarsa" demiş ve sadece Levent ve bana ciddi para cezası kesilmesiyle sonlanan bir metro maceramız vardı çünkü.

İyki de banyolara ulaşabildik ve pes etmedik. Tüm çabalarımıza değmişti çünkü ve gün batmadan ve termal banyolar kapılarını kapatmadan vakitli oraya vararak termal, iyileştirici etkisi olan sıcacık suların içinde hem eğlenmiş hem de günün yorgunluğunu atmıştık. Yani Mutlu Son...

Cruise turu ile deli deli gezmece ...

İlk ve şimdilik tek Cruise maceramızda oğlum Miran 1.5 yaşındayken kayınvalidem, eşim ve ben uçakla Kopenhag'a gittik. Oradan MSC Magnifica isimli dev gemi ile Baltık denizine kıyı şehirlerden Kiel (Almanya), Stockholm (İsveç), Talinn (Estonya) ve St. Petersburg'ta (Rusya) limanlayacaktık. Şimdi okuyacağınız olay Stockholm'e indiğimizde gerçekleşti.

Herşey bir gece önce eşim Levent'in (bu olay sonrası vazgeçtiği) severek kullandığı odamızdaki safebox'a (kasaya) güzelce pasaportları ve para cüzdanlarını yerleştirmesiyle başladı. Ben hep bu safebox'tan tırsarım, ya açamazsam ve eşyalarım içinde kalırsa kaygısı duyarım. Levent bu konuda teknolojiye daha güvenle bakar. Nitekim ertesi sabah oldu, hazırlandık, gemide kahvaltı yaptık. Miran, ilk çocuk ya yediydi yemediydi, bir gün eksik kahvaltı yaparsa dünyanın sonu gelecek hissiyle yemediyse başka şey bulup yedirme çabaları falan derken vakit ilerledi ve nihayet herşeyi aldık mı telaşı ve Stockholm'da koca şehirde 6 saatlik bir sürede ne yapabilirsin ki endişesiyle indik gemiden. Stockholm daha önce öğrenciyken gezdiğim bir şehirdi, bu nedenle koca şehirdeki 6 saati Miran'ın keyiflenebileceği bir lunaparkta geçirmeyi planlamıştık. İndiğimizde 'hop on hop off' otobüsler bizi karşıladı. Ancak biz paramızı turistlik şeylere harcamayız ya "yok ben görüyorum, lunaparkın dönme dolabına kolayca yürünebilir" diye tutturdum ve böylelikle yürümeye başladık. Tabii Stockholm'un kıyısının Ege kıyılarından beter, girintili çıkıntılı olduğunu hesaba katamadım. Yürüdük, yürüdük ve yürüdük... 30 dakikanın sonunda, o zaman sigara tiryakiliğimden hemen çantama sigaraları bulmak için el attım ve "o ne sigara var, ama cüzdanlar çantada yok!!!". Para cüzdanlarını almamışız. Cüzdanlar safebox'ta kilitli bir şekilde geminin odasında kalmıştı. Beş parasız Stockholm kıyılarında, gemiden 30 dakika yürüme mesafesinde öylece oturup sigara içtik Levent ile. "Senin yüzünden, ne gereği var safebox'a koyasın", "sen lazımdı kontrol edip alasın" falan filan derken tabana kuvvet geri yürüdük 30 dakikalık yolu ve 6 saatimizden böylelikle bir saati çalınmıştık bile. Gemiye varınca cüzdanı hemen alamadık. Giriş çıkış öyle otele giriş çıkış gibi kolay olmadı çünkü kapıda Stockholm'dan gemiye binen bir grup check in yapıyordu. Neyse bir 30 dakika da öyle harcadık ve sonunda o turistler için olan ve kıyıp para vermek istemediğimiz 'hop on hop off' otobüs alıp, Stockholm'ün Skansen isimli çok beğendiğimiz ve dünyanın en eski açık hava müzesine gittik, lunapark yerine. İnanılmaz eğlendik ancak deli deli herşeyi yaptık çünkü zamanımız kısıtlıydı. Dönüşün ise 'hop on hop off' otobüsünün tahminimizin aksine bir daire çizerek limana gidiyor olduğunu öğrendik. Yani bizim geliş mesafemizde hesapladığımız zaman diliminin iki katı demekti bu. O nedenle mecburen gemiyi kaçırmamak için son sürat bir taksi bulup, taksiciye Stockholm trafik kurallarını ihlal ettirterek ambülans yolunda geminin kalkışına ancak yetişebildik. Yani sözün kısası deli deli, dolu dolu ama şimdi düşünürken bol bol güldüğümüz Stockholm'da bir 6-saat geçirdik.

Polonya'da tren istasyonu macerası...

Polonya seyahatımız sırasında Varşova'dan günübirlik benim 'az bilinen cevher şehirler' dediğim şehirlere merakım doğrultusunda Gdansk şehrine doğru yolculuk için sabahın erken vakitlerinde yola çıkmıştık. Aile kabini tren kompartımanımızda hepimiz gayet mutlu ve mesut 3 saatlik Gdansk yolculuğumuzu Chopin müzikleri eşliğinde gerçekleştirdik. O kadar rahat ve dinlendirici bir yolculuktu ki sanırım herkes tam bir uyku ve meditasyon moduna girmişti. Neredeyse yolculuk bitince 'namaste' diyecektik. Ve ne mi yaptık? İnmemiz gereken Gdansk Glowny tren istasyonunda trenin durduğunu bile hiç sezmedik. Ta ki tren yeniden hareket edip de, Gdansk Glowny tabelası ile ben göz göze gelene dek. Bir panik, anında meditasyon ruhumdan sıyrılıp kaygılı obsesif kompulsif kişilik moduna ani bir geçiş yaptım. Kabin kapımızı açıp, ilk gördüğüm görevliye sorunca, görevli bana bir sonraki Gdansk istasyonunda da inebileceğimizi söyledi. 15 dakika daha tren yol aldı ve durdu. Biz zaten bir heyecan tren koridorunda 15 dakika ayakta gitmiştik. Trenden inince kendimizi dev bir AVM'nin içinde bulduk. İnsanı 'boşver Gdansk Kraliyet Yolu'nu, gel de burada alışveriş yap' dercesine... Ama kendimizi tutup çıkış yolunu bulmaya çalıştık. Sanırım bu, en az 30 dakikamızı almıştır. (Dubai Mall'da da önceden kaybolmuşluğumuz varken düşünüyorum da nedense şehirlerden ziyade AVM'lerde daha sık kaybolanlardanız biz!) Nihayetinde sora sora bir çıkış bulmuştuk ama çıkışta taksi alıp Gdansk Kraliyet Yolu'na gitme kararımızı uygulayabileceğimiz herhangi bir taksi yoktu. Bir 15 dakika çıkışta ne yapsak nere gitsek diye düşündük. Aniden yoldan beliren bir taksiyi görünce, çölde su bulmuş gibi, çocuklar da dahil, resmen arabaya saldırdık ve içine atladık. Şoför mesleğe yeni atılmış ve dil sıkıntısı eşliğinde nereye gideceğimiz konusunda anlaşmaya çalıştık. Sonunda bizi istediğimiz Polonya krallarının bir zamanlar geçit töreni yaptığı büyülü caddeye ulaştırmıştı.

Gdansk'ta yanlış tren istasyonunda inmek bize hem zaman kaybı hem de para kaybına neden olmuştu. Ve de sinirli ama sonradan gülerek andığımız anlara yol açmıştı. Ama yine Mutlu Son :)

Malta'da bir Masa Örtüsü Hikayesi

El işi, yaprak desenli ve 12 kumaş peçetesi olan masa örtüsünün hikayesi; annem, babam, karnımda Miran 3 aylık hamile ben ve Levent'in, Malta'nın başşehri Valetta'da 'turistlik' yaparak "hop on hop off" otobüsüyle gittiğimiz şimdi ismini hatırlayamadığım bir yerin açık pazarında gezerken başlıyor. Annem bütün stantları dolaşıp sonunda en çok beğendiğine karar kıldığı bu masa örtüsünü alsın mı almasın mı, çok mu pahalı yoksa değer mi kararsızlığı eşliğinde uzun git geller sonunda satın alıyor. Hayat mottosu "light-travelling" olan kocam, tabii kibarlık yaparak bu katlanıp poşete girince ağırlaşan örtüyü taşıma görevini hemen üstleniyor. Bölgeyi dolaştıktan sonra "hop on hop off" mantığını bilirsiniz, turist durakları olur ve turist otobüsleri sıklıkla oradan geçer. Biletinizle istediğiniz durakta gün boyu inip tekrar binebilirsiniz. İndiğimiz durağa geri dönüp bir 10 dakika sonra gelecek "hop on hop off" otobüsünü bekledik. Durakta oturma yerinde oturduk. Masa örtüsü hakkında bol bol gerekli miydi gereksiz miydi diye konuştuk. Sonra otobüs geldi, hepimiz bindik. Yolda bir sonra gideceğimiz gezilecek yere henüz gelmeden Levent aniden "masa örtüsünü almadım" dedi. Oh-oh o kadar alalım almayalım, o kadar üzerine para ve zaman harcama ve masa örtüsü durakta unutulsun. Ne yapacağız derken, otobüs şoförüne durumu anlattık. Bizi bir sonraki otobüs durağında indirdi ve bir şoför ayarladı. Bizi o duraktan aldı şoför ve geri masa örtüsünü bıraktığımız yere götürdü. Arabayla durağa yanaşırken babam, annem, ben ve en çok da kendini suçlu hisseden Levent cama resmen yapışmış poşet orada mı diye heyecanla bakıyorduk. Poşeti bırakıp da geri dönüşümüze kadar aradan yaklaşık bir 45 dakika geçmişti. Poşeti olduğu gibi yani Levent'in bıraktığı gibi bankın yanında öylece duruyor ve bizi bekliyor bulunca, hepimiz bir gülme krizine yakalandık. Babam şoföre para vermeye çalışınca şoför kesinlikle kabul etmedi. Levent ise koşarak poşete yapıştı. Hepimiz de aynı yorumu yaptık: "Vay be bu Maltalılar ne kadar da iyi insanlar" Sonra bir sonraki "hop on hop off" otobüsünün gelmesini gülme krizleri eşliğinde bekledik.

O gün bugündür her Malta dediğimizde annemin masa örtüsü deyip Levent ile gülme krizlerine gireriz.

Bali'de Mila'nın maymun aşkı; Miran'ın maymun korkusu

İki çocuk, ikisi de bizim ama gelin görün iki farklı karakter. Bali'de özel araç ve şoför kiralayıp o günü Bali'nin cennet yeri Ubud'u gezerek günü geçirecektik. Gezimizin bir parçası olarak doğal ortamlarında yaşayan maymunların yaşadığı kutsal Uluwatu Tapınağı'nda indik. Gitmeden bizi uyardılar, maymunlar çok muzip ve hırsız oluyorlar. Eğer renkli ve parıltılı birşeyler görürlerse hemen almaya çalışıyorlar. Biz de üstümüzde toka, gözlük, parlak küçük aksesuar ne varsa çıkardık ve tapınakta dolaşmaya başladık. Ama yapmayı unuttuğumuz Mila'yı maymunlara dokunmaması ve göz göze gelmeye çalışmaması konusunda uyarmak oldu. Mila her gördüğü maymunu sevmeye kalkışınca maymunlar tepki vermeye başladı. Maymun sevgisi biraz aşırıya kaçınca maymunlar dişlerini gösterip Mila'ya kızdılar ve ben de elimde fotoğraf makinemle şu manzarayı yakaladım.

Maymunları sevmeyi bırakması için Mila'yı kucağıma aldım. Bu sefer yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz Mila'nın minik ayakkabıları muzip ve hırsız maymunların radarına otomatik olarak girdi. Durum kucağımda Mila, ayakkabılarını çalmaya çalışan bir sürü oyuncu maymun ile bir savaş. Sonunda başarılı bir maymun ayakkabının tekini yakaladı ve kaçmaya başladı. Bu arada oğlum Miran'ın maymun fobisi oluşuverdi ve oradan koşarak uzaklaşmaya çalıştı. Oyuncu maymunlar da peşinde. Levent de Miran ve maymunların peşinde. Oralardakiler bana Mila'nın ayakkabısını çalan maymundan ayakkabıyı geri almamız konusunda yardım ettiler. Muz ile maymundan ayakkabıyı takas ettiler. Ayakkabılarını çıkarıp çantama sakladım. Kucağımda Mila önde koşarak ağlayan Miran ile Levent'e yetiştim. Sonra ne mi oldu? Kaça kaça bir olduk.

Bir sonraki durağımız yine maymunların olduğu Monkey Forest idi. Miran şoförümüz ile arabada beklemeyi tercih etti çünkü bir daha maymun ismini bile duymak istemediğini söyledi. Mila'yı ise uyardık, maymunlarla içli dışlı olmasın diye. Monkey Forest serüvenimiz krizsiz ve rahat geçmişti. Ama Uluwatu Tapınağı ve maymun krizimiz hep gülerek hatırladığımız çocuklu seyahatin zorlukları denilince aklımıza gelen anlardan biri olarak anılarımıza yerleşmiştir.

Sizin unutamadığınız ve gülmek istediğinizde anımsadığınız seyahat anılarınız neler? Eminim herkesin başına tuhaf ve sinir bozucu ama sonradan gülerek hatırladığı olaylar gelmiştir. Seyahat eden ve çevresini keşfeden insanlar böyle olaylarla karşılaştıkça daha sabırlı olmayı öğreniyor. Farklı ve tuhaf durumları ve de başarısızlıkları tolere etmeyi öğrenmek de işte wanderlust geni taşıyan her gezginin ister istemez karşılaştığı bir durumdur.

#skansen #MonkeyForestUbud #Széchenyi #GdanskGlowny #UluwatuTapınağı

192 views
15107369_10153974159415598_4052322808346960625_n
16508024_10155002472434458_2120307173929298739_n
12933020_10154082845499458_1276217349452624285_n
11116469_10153247520529458_829301096210781876_n
993638_10151514759780598_1633444238_n
315577_10150283308605598_1538531806_n
305220_10150283320950598_299163876_n
13606481_10154307071219458_5673880617635839946_n