• Değer Berkin

Avrupa'nın kalbi BRÜKSEL


Brüksel, Avrupa'nın kalbi, Avrupa Birliği'nin merkezi.  Siyasi çevrelerin sık sık gidip geldiği ve haberlerde   "Cumhurbaşkanı Brüksel'e gidiyor", "Dışişleri Bakanı Brüksel'de temaslarda bulunuyor" şeklinde adının geçtiği bir şehir.   

Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu ve NATO varsın yerinde dursun, biz gelin hiç siyasi olmayan yönleriyle Brüksel'e bir göz atalım.  Kültürüne, mimarisine, sanatına, müzelerine ve yemeklerine bakalım.  

Flemenk, Alman ve Fransız kültürünün harmanlandığı Brüksel'de geçtiğimiz hafta ailece bir buçuk gün geçirdik. Gidişimizin öncesinde ve sonrasında yaptığım tüm araştırmalarımla, okuduğum tüm makale ve yazılardan yola çıkarak oradaki izlenimlerim ve öğrendiklerimle Brüksel yazımı aşağıda toparladım.

5 AY ARADAN SONRA HEM SEYAHAT EDİP HEM OKUMANIN KEYFİ

5 ay aradan sonra yeniden seyahat etmenin verdiği mutluluk anlatılmazdı.  Son okuduğum Hermann Hesse'in  "Siddhartha" kitabında anlatılan soylu becerilerden oruç, bekleme ve düşünme becerilerini uyguladığımız 5 ay boyunca  adeta "seyahat etmeme orucu" tutmuşuz.  Son zamanlarda çıkan haberlere göre, seyahat etme geni yani "wanderlust geni" nedeniyle, insanlar yerinde duramaz ve seyahat edermiş.   Sık sık seyahat etme ihtiyacımız bu genden kaynaklıymış.  O yüzden orucu bozup yollara düşme zamanı çoktan gelmişti.

Şubat ayı için seçtiğim kitaplarımdan Japonların uzun yaşam sırlarını anlatan "İkigai" isimli kitabımı ve  ünlü filozof, yazar ve sanatçıların bakış açılarıyla  yürüme eylemini her yönüyle inceleyen "Yürümenin Felsefesi" isimli kitabımı da yanıma alarak yola çıktık.  "İkigai" üç-dört saatlik bir uçak yolculuğunda bitirebileceğiniz türde bir kitap.  (Çocuklu aile iseniz bu süre uzayabilir.) "Yürümenin Felsefesi" daha uzun soluklu ve hazmederek okunan bir kitap.

Genellikle seyahat ederken gün ışığından iyice yararlanmak için sabahın erken vakitlerinde gezmeye başlamayı tercih ediyoruz. Yani gün ağarır ağarmaz, biz de yollara düşeriz. Bu nedenle gittiğimiz yerlerin gece hayatına akşam yemeği dışında pek girmiyoruz. Erken yatıp gün boyu yorulan bedenimi ve ruhumu, yanımda getirdiğim kitapların satırlarında dinlendirmeye çalışıyorum genellikle ki ertesi güne dinç kalkıp kaldığımız yerden devam edebilelim. 

YOLCULUK - OTELE VARIŞ - İLK AKŞAM

Ryanair Havayolu ile yaptığımız ekonomik uçuşumuz tahminimden iyi geçti.  Ryanair'ın yeni uygulamasına göre kabin çantalarını eğer kabinde bulundurmak isterseniz ekstra ücret ödemeniz gerekiyor. Aksi halde bizim yaptığımız gibi herhangi bir ücret vermeden uçağa göndermeniz gerekiyor.  Bizim çocuk arabasını da her halükarda uçağa binerken vermemiz gerektiği için bu durum işimize bile geldi.  Brüksel'e vardığımızda her halükarda çocuk arabasını almak için beklerken, iki bavulumuzu da beklemiş olduk. Havaalanı deneyimimiz bu kurduğum çok beklemeli cümle gibi çok beklemeli olmadı. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim, Ryanair'ın koltukları çok dar, uçağa binmeden fazla kilolarınızdan kurtulun derim.  

Larnaka'dan cuma öğlen saat 12.35'te  hareket eden uçağımız, Belçika saati 16.15'te Brüksel'e rötarsız vardı.  Brüksel Havalimanı'ndan aldığımız taksi ile (50 euro ödedik) booking.com'dan rezervasyon yaptığımız Meininger Hotel'e gittik. Charleroi-Brüksel kanalının kenarında bulunan, eskiden bir fabrika, şimdi ise güzel bir tasarım oteli haline getirilmiş otelimizi merkeze yakınlığı bakımından özellikle tavsiye ederiz. 

Otel odamızda çocukların en sevdiği şey iki katlı ranza yataklar oldu. Fabrika zamanındaki orijinal gri tavan halen korunmakta.  Çocuklar bunu biraz itici buldular ama bence ilginç bir hava katmış.

Otelden bahsediyorken, sabah kahvaltısını da ayrıca tavsiye ettiğimizi buraya eklemeliyim. İki kişi 15 Euro olan kahvaltıda, seçenekler bol ve iyi.  Kahvaltı bitince herkes kendi tabağını, çatalını falan kaldırıp temizliyor. 'Hostel' ile otel anlayışını bir nevi birleştirmişler.   

Check-in işlemleri sonrası eşyalarımızı odamıza bırakıp, önceden rezervasyon yaptığım meşhur 'Chez Leon' restoranına doğru yürüdük.  Hava kararmıştı ve soğuktu. Kışın seyahat güzeldir. İyi giyinmişseniz, ayaklarınızda kaliteli, sıcak tutan ve rahat ayakkabılar varsa, çocuklarınıza içten termallerini giydirmişseniz, atkı-bere-eldiven kombininizi de yapmışsanız, sokaklara bırakabilirsiniz kendinizi.

Avrupa'nın en büyülü meydanlarından Grand Place'tan geçerek gittik restoranımıza. Gecenin inanılmaz ışıklandırılmış büyüsünde tattık Grand Place'ı.  18 yaşındaki üniversiteli beni bir zamanlar büyüleyen meydan, 36 yaşındaki beni yine büyülemeyi başarmıştı.  "Yürümenin Felsefesi" kitabımdan alıntı yapacağım noktadır işte Grand Place: "Bizi çevreleyen manzara tatlar, renkler, kokularla dolu bir kasedir, beden de onun içinde demlenir".  Bedenim yine Grand Place'ta demlenmiş oldu büyük bir hayranlıkla. Yazının ilerleyen kısmında Grand Place'a daha ayrıntılı olarak geri döneceğiz.

BİR TENCERE DOLUSU MİDYE

Ama tatlar ve kokularla dolu kase dedik ya, işte Chez Leon'da beklediğim an gelmişti.  Bir tencere dolusu midye beni bekliyordu.  Brüksel'e gitmişsen, benim gibi deniz mahsülleri hastasıysan midye yemeden dönmemelisin.  "Complet Leon" menüsünü sipariş ettim.  Bu menüde tencere dolusu soslu midye, yanında bira, patates cips ve karidesli salata var.  İşte bunlarla demlenmeye hazırdım.  Bu arada çocuklara menü ücretsiz geliyor. Ancak oğlum Miran menüdeki deniz mahsüllü spaghetti resminin cazibesine kapılıp onu sipariş etti.  Kızım Mila'nın çocuk menüsü için seçtiği yemek, ızgara tavuk budu ve yanında leziz patates cipsleriydi.  Levent ise soslu harika bir midye tabağı sipariş etti.  Sonunda ise bol çikolatalı ve dondurmalı waffle'larımızı da mideye indirip mutlu bir şekilde restorandan ayrıldık.  "İkigai" kitabıma göre, Japonların uzun yaşama sırlarından biri midelerini sadece yüzde 80 doldurmalarıymış.  Biz o gece hiç de Japonlar gibi davranamazdık. Bu tıkabasa yediğimiz akşam yemeği bizde o kadar bir mutluluk yaratmıştı ki, midemizi rahat yüzde 200 doldurmuştuk. 

ART NOUVEAU AVI

Brüksel'deki ikinci günümüze harika bir kahvaltı ile gün ağarır ağarmaz yola koyularak başladık. İkinci günümüz için bol müzeli, bol sanatsal ve bol yemeli bir plan yaptık.  İkinci günümüzü anlatmaya başlamadan önce size bir Art Nouveau turu yaptıralım.

Barselona'ya gidenlerin bu benzetmemi okurken başını salladığınızı hissediyorum. Gaudi Barselona için ne ise Victor Horta da Brüksel için odur.  Mimari ile ilgilenirseniz Brüksel'de bence bir Art Nouveau avına çıkmalısınız. 

Kimdir Victor Horta? 19. yüzyılın sonlarına doğru gelişen Art Nouveau akımını başlatan kişi. Horta eklektik tarihi mimari yapılardan sıkılmış; Paul Hankar ve Paul Saintenoy ile birlikte Avrupa'nın kalbine hazinelere bırakmış. 

Art Nouveau'yu tanımlamak gerekirse; ilhamını doğadan alan ve mimari, dekorasyon, tasarım ve resimde kendini gösteren  sanatsal akım. Sanayi Devrimi etkisiyle demir, çelik ve camın daha sık kullanıldığı bu mimari akım, ilk kez 1893'te Belçikalı biliminsanı Emile Tassel için Horta tarafından inşa edilen şehir evi "Otel Tassel" olarak kayıtlara geçmiş.

Bu akımın izinde şehri yürümek isterseniz size bu 10 maddelik listeyi sıralıyorum:

  • 1. Horta Müzesi

Bu müze mimarın evi ve atölyesini  birleştiren iki binadan oluşuyor. En saf formunda, en ilkel haliyle Art Nouveau mimarisini burada görebiliriz. 1969'da müze haline gelen bu iki binayı salıdan pazara saat 14.00  ile 17.30 arası ziyaret edebilirsiniz.

  • 2. Otel Tassel

Otel Tassel yukarıda da belirttiğim gibi ilk Art Nouveau tarzında yapılmış bina olarak kabul görür ve 2000 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer aldı. Önceden otele dilekçe yapılırsa içi ziyaret edilebilir.

  • 3. Autrique'nin Evi

1893'te yine Horta tarafından tasarlanan büyük bir şehir evi.  Çarşambadan pazara kadar saat 12.00 ile 18.00 arası ziyaret edilebilir.

  • 4. Cauchie'nin Evi

Cauchie'nin evi 1905 yılında  sahibi Paul Cauchie tarafından yapılmış. Her ayın ilk haftasonu saat 10.00 ile 13.00 ve 14.00 ile 17.30 arası ziyaret edilebilir.

  • 5. Müzik Enstrümanları Müzesi:  1200'e yakın müzik aletinin içinde sergilendiği eskiden dükkan olan bu bina salıdan cumaya saat 9.30 ile 17.00 arası, Cumartesi, Pazar ve tatil günlerinde 10.00 ile 17.00 arası ziyaret edilebilir.

  • 6. Max Hallet'in Evi

1903'te Horta tarafından inşa edilen bu yer avukat Max Hallet'in hem evi hem de ofisiydi. Bu bina da önceden yapılan bir dilekçeyle ancak ziyaret edilebilir.

  • 7.  Solvay'in Evi

Solvay'ın Evi, Horta'nın en iyi eserlerinden biridir.  Yine dilekçe sonrası ziyaret yapılabilir.

  • 8. Eetvelde'nin Evi

Eetvelde'nin evi, siyasetçi Edmond van Eetvelde'nin yeni fikirler ve mimari yeniliklere inanan yapısı sonrası Horta'nın sanatsal ilhamıyla birleşmesi sonrası ortaya çıkan bir yapı. Önceden dilekçe yapılırsa, ziyaret edilebilir. 

  • 9. Ciamberlani'nin evi

Ressam Albert Ciamberlani için 1897'de inşa edilen bu ev, Art Nouveau mimarı Paul Hankar'ın en büyük başarılı eserlerindendir.Önceden dilekçe yapılırsa, ziyaret edilebilir. 

  • 10. Ve son olarak Belçika çizgi roman merkezi (The Belgian Comic Strip Center (BCSC))

Bu bina 1980'de Horta tarafından tekstilci Charles Waucquez'in tekstil satış yeri olarak yapılmıştı. Şimdi bu bina Çizgi Roman Merkezi haline getirildi. Her gün saat 10.00 ile 18.00 saatleri arası gezilebilir.

ÇİZGİ ROMAN ŞEHRİ

Çizgi Roman severlerden misiniz? Ya da çizgi roman okuyan çocukların anneleri ve babaları mısınız? Neden daha önce çizgi roman okumadım diye kendime kızdığım ve gizli gizli oğlumun çizgi roman kitaplarına takıldığımı itiraf ettikten sonra, hangi çizgi roman kitabına el atsam  yazarının Belçikalı çıktığını belirtmek isterim.  Hiç bilmediğim yönünü öğrendim Belçika'nın. Gölgesinden hızlı silah çeken yalnız kovboy Red Kit'in yazarı Morris, meşhur Ten Ten'in yazarı Herge, Şirinlerin yazarı Peyo gibi ...

Çizgi roman nedir? Belçika Çizgi Roman Merkezi şöyle tanımlıyor: Kültürlerin beslediği; kağıt, renk ve baskının ortaya çıkmasıyla teknolojinin zenginleştirdiği insanlık tarihi kadar eski bir sanatsal gelişiminin sonucudur. Kısaca çizgi roman bir hikayeyi anlatan görsellerin senaryo ile bütünleştiği görseller serisidir. Buradan sonrası yazarların hayal gücü ve yeteneğine kalıyor. 

Belçikalı çizgi romancılar Avrupa Çizgi Roman tarihinde önemli bir yere sahip. İlk çizgi romanlar 1920'lerde ortaya çıkmış. Ten Ten'in Maceraları ilk kez bir Belçika gazetesinde perşembe günleri verilen ekinde basılmaya başlamış.  Gazetenin satışı perşembe günleri dört kat artmış. 

İşte tüm bunları konu alan bir müze, hem de Art Nouveau mimarisinin güzel bir örneğini temsil ediyor. Eğlenceli bu müzeye bir taşla iki kuş vurmak için gitmelisiniz.

Müze hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

MAGRİTTE MÜZESİ

Bir sonraki sanat durağımız Gerçeküstücülüğün temsilcilerinden Rene Magritte'in müzesi. Müze, Güzel Sanatlar Müzesi'nin yanında bulunmaktadır. Şu anda Magritte Müzesi olan bina ise eskiden Neo-Klasik tarzda inşa edilen Altenloh Otel idi. 

20. yüzyılın  en iyi sanatçıları arasında kabul edilen Rene Magritte'in 200'e yakın eseri, müzenin 5 katına dağıtılmış. Rene Magritte, 21 Kasım 1898'de Belçika'da doğmuş. Eşim Levent ile aynı gün ve ayda doğmuşlar diye de ayrıca ilgimi çeken Magritte'i sanat tarihi derslerinde hep karşımıza çıkan "bu bir pipo değildir"  (ceci n'est pas une pipe) ile hatırlarım. Diğer adıyla 'imgelerin ihaneti' tuval üzerine yapılan yağlı boya çalışmasıdır.  Üzerinde pipo resmedilmiş, altında ise biraz önce tırnak içinde belirttiğim fransızca cümle. Magritte ne mi anlatmak istiyor? Pipo bir gerçek değil, sadece bir imgedir. Yani gerçekten onun içine tütün koyup, onu içemeyiz. O resimdeki imgeden duman çıkaramayız. 

Bu tablo Los Angeles Sanat Müzesi'ndedir ama bunun gibi birçok gerçeği sorgulayan, hayal gücümüzü canlandıran ve bir gizem ortaya koyan eseri bu müzede birebir görebilirsiniz:  "Bu bir pipo olmamaya devam ediyor" (Ceci continue de ne pas etre une pipe) gibi...

Oğlum Miran'a ( 6 yaş üzeri çocuklar için) 4 euro'ya aldığımız ingilizce dilindeki 'audio' sayesinde keyifli vakit geçirdik.  Bu audio'da Magritte ile bir kız çocuğu arasında geçen eğlenceli ve eğitici diyaloglar aracılığıyla ressamın sanatı ve eserleri tanıtılıyor. Miran, audio'nun 25 tablo hakkındaki tüm diyalogları ilgiyle takip etti. Bunun bir örneğini dinlemek isterseniz ve de müze hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz lütfen buraya tıklayınız. 

Biraz da turistlik yapalım: Grand Place Meydanı ve İşeyen Çocuk Heykeli

Art Nouveau mimarisinden o kadar söz ettik ki, diğer mimari sanat hazinelerine haksızlık olmasın. Neo-Klasik tarzda inşa edilen Magritte Müzesi'ne de değindik. Ama Grand Place meydanındaki o ihtişamı sağlayan gotiklere   daha üstüne basa basa değinmeliyim. Belediye Binası'ndan bahsediyorum.  Brüksel Müzesi'nin bulunduğu bina ve Çan Kulesidir. İsteyen Çan Kulesi'ne çıkabilir. Meydanın harika görüntülerini yakalayabilirsiniz buradan. Brüksel Müzesi'nde ise Belçika tarihi ile ilgili detaylı bilgilere erişebilirsiniz, tarihseverlerin dikkatine.

Grand Place'ın gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel. Bu meydanda mimari ve sanatsal unsurları incelerken fotoğraf çekmekte zorlanabilirsiniz. Tüm meydanı objektife sığdıramayınca; nereyi, nereden çeksem diye stres oluyor insan. Sanırım en iyisi 360 derece çekmek.

12. yüzyıldan kalma tarihi meydan birçok idama tanıklık etmiştir. Şimdilerde Brüksellilerin buluşma yeri, turistlerin gözde mekanı.  Bu meydanı farklı kılan en önemli özellik, hep mimariden gittik hani belirtmeliyim, üç mimari tarzı barok, gotik ve Louis XIV (Fransız Barok tarzı)’nin bir arada kullanılmasıymış.

Grand Place Meydanı’nda  neler mi var başka? 15. yüzyıldan kalma ünlü Hotel Ville, kral evi olarak bilinen Maison du Roi, Le Renard lonca evi, Ağustos ayında 5 günlük bir sergide düzenlenen Tapis de Fleurs çiçek halısı, neoklasik Maison des Ducs de Brabant, tekneciler loncası Le Cornet, bira müzesinin bulunduğu Maison des Brasseurs, Le Cygne konutu, Everard’t Serclaes Heykeli, Maison de Boulangers... 

Şehrin en ünlü eserlerinden ve sembollerinden olan ama pek de önemini anlayamadığım Manneken Pis (İşeyen Çocuk Heykeli) meydandan kolayca ulaşabileceğiniz mesafede. 

Biz gittiğimizde bu minicik heykele smokin giydirmişlerdi. Bizim gibi önemli kişiler ne de olsa gelmiş onu görmeye, smokinle karşılandık. Bu heykele giydirilen kıyafetler için müze bile var. Herşeyin müzesi olabiliyor. 

Rivayete göre turist bir kadın, Brüksel'de oğlunu gözden kaybeder. Her yerde ararken, onu şimdilerde bu heykelin yapıldığı yerde işerken bulur. Oğluna orada kavuştuğu için oraya bu heykeli yaptırtır. 

Saint Hubert Kraliyet Galerisi

İşte en sevdiğim harika alışveriş pasajlarından biri burası. Alışveriş için değil ama mimarisi ve tarihi için hayran olduğum üç tarihi alışveriş pasajlarından biri burası. Diğerlerini bileceksiniz; Milano'daki ünlü II. Vittorio Emanuele pasajı ve St. Peterburg'taki tarihi pasaj. Hepsi de 19. yüzyılın alışveriş pasajları ve içinde yine bedeninizin demlenileceği hazinelerden.

Alışveriş için biraz lüks ve pahalı yerler ama 'window shopping' de her zaman iyi bir tercih. Biz yalnızca pasajda yer alan ' Tropismes' kitapçısına uğradık ve Fransızca kitaplara baktım.  Tabii birşeyler aldım, kitapçıya girip boş çıkılmaz. 

Bu pasaj, mimar Jean-Pierre Cluysenaer ve bankacı Jean-Andre Demot'nun çalışmaları sayesinde 9 yıllık mülk izin işlemleri sonrası 1847 yılında açılmış.

Burada birçok çikolata dükkanı ve cafeler bulabilirsiniz.  İlk "Neuhaus" çikolata dükkanı burada açılmış.  Belçika çikolatası mevzusuna geldik böylelikle.

BELÇİKA ÇİKOLATASI DENEN LEZZET HAZİNESİ

Brüksel’in merkezinde, her yerde çikolata dükkanları görürsünüz.  Kendinizi çikolata cennetine girmiş gibi hissedeceğiniz lezzet hazineleri buraları.  Herhangi bir çikolatacıya girdiğinizde, size hemen günlük üretilen çikolatalar ikram edilir ve tavsiyeler verilir. Genelde dolgu çikolataları ünlüdür. Bunlar sütlü, bitter ve beyaz çikolata şeklinde üç grupta satılırlar. Size bir de truffles ve Gianduja adındaki çikolatalar önerilecektir. Truffles krema ve çikolata karışımından elde edilen lezzetli bir çikolata türüdür. Gianduja ise fındık ya da badem ezmelerinin dikdörtgen şekillerde kesilip altın rengi kağıtlarla paketlenmesi sonucu oluşturulan çikolata türüdür.

Belçika çikolataları tamamen doğal malzemelerle yapıldığı için ve içine hiç bir katkı maddesi eklenmediği için 21 gün içerisinde tüketilmesi gerekir. Bizim gibi çikolata tutkunuysanız, bu konuya kafa yormaya bile gerek yok, hemen alıp anında tüketirsiniz. 

İsviçre de çikolataları ile ünlüdür, ancak Belçika çikolatalarını İsviçre çikolatalarından ayıran özelliği el yapımı olmalarıdır. İsviçre'deki lezzetler fabrika usulü işlenmektedir. 

Belçika'da yılda yaklaşık 220.000 ton çikolata üretilmektedir.  Bu da her bir Belçikalı için yaklaşık 22 kg. çikolataya denktir.  İşte bu anda neden Belçikalı doğmadım diye düşünebilir çikolataseverler.

İşte size Belçika'nın en lezzetli Çikolata markalarından denediklerim: Belgique Gourmande, Neuhaus, Godiva, Mary, Leonidas.

Hangisi mi güzeldi, bence hepsi şık ambalajlı hem göze hem de damak tadımıza hitap eden lezzetlerdi.

Brüksel'de Kakao ve Çikolata Müzesi'ni de dileyenler gezebilir.  Minik ikramlardan tadıp, çikolatanın tarihi ve yapılışı hakkında bilgiler edinebilirsiniz. Giriş ücreti 6 Euro'dur.  

VE ÇİKOLATANIN UYUMLU ARKADAŞI:  WAFFLES

Kim bir waffle'a hayır diyebilir? (Kızım Mila sadece). İki çeşit Waffle var.  Birinci çeşit Liege usulü. Bu marketlerde bulunan, mikrodalgada ısıtılıp yenilen tür.  İkincisi ise Brüksel usulü: Daha büyük ve sarı renklidir. Üstüne çilek, çikolata, dondurma vb. ilave edilip yenir. 

Size Brüksel'de waffle yiyebileceğiniz iki yer öneriyorum . 1. Waffle Factory 2. Vitalgaufle. Waffle Factory'de ben waffini denedim.  İki waffle arası nutella. Tost gibi yani inanılmaz lezzetli ve kesinlikle kaliteli.

PATATES CİPS FRANSA'NIN DEĞİL BELÇİKA'NIN

"French Fries" diye İngilizceye geçen patates cipsi, Belçika'da bir ayrı lezzetli. Patatesinden mi, yağından mı bilemedim ama yedikçe yeniyor ve hiç mideyi rahatsız etmiyor.  Sosları ise ayrı birer lezzet hazineleri. 

BİRA SEVERLER

Bira pek sevmezdim. Ama Belçika'da içilen bira ile tanışınca bira sever oldum diyebilirim.  Mutlaka tadılması gereken başka bir lezzettir Belçika birası. Midye konusunu yazımın başında ele almıştım.  Brüksel'de bir bira ve bir tencere midye ve yanında Belçika cipsleri yemek hayatınız için yapabileceğiniz en anlamlı anlardan biri olacaktır. 

Brüksel, Avrupa'da benim tekrar tekrar gidebileceğim şehirlerdendir.  Genellikle bir şehre bir defadan fazla gitmemeyi tercih ederim.  Çünkü dünya büyük, ama vaktimiz kısa.  Ama öyle şehirler var ki insan tekrar tekrar gitmek ister. Brüksel 'benim şehirlerim' arasında geliyor.   Bu tamamen benim subjektif düşüncemdir. Farklı düşünenler olabilir elbette. 

Ve hayatımın değişik evrelerini kapsayan ziyaretlerimin üçüncüsünü yaparken, beni yine hayal kırıklığına uğratmayan Brüksel'e, evli ve çocuklu 36 yaşında biri olarak yeniden hayran kaldım.

Belçika'ya gideceklere şimdiden iyi seyahatler dilerim. Daha önceden gidip de yeniden gitmek isteyenler bilet araştırmasına hiç beklemeden başlayabilirler sanırım. 

#Çikolata #Brüksel #Midye #Bira #Cips #ArtNouveau #Waffles #ÇizgiRoman

15107369_10153974159415598_4052322808346960625_n
16508024_10155002472434458_2120307173929298739_n
12933020_10154082845499458_1276217349452624285_n
11116469_10153247520529458_829301096210781876_n
993638_10151514759780598_1633444238_n
315577_10150283308605598_1538531806_n
305220_10150283320950598_299163876_n
13606481_10154307071219458_5673880617635839946_n