• Değer Berkin

Güneşin Peşinde 2 - Kipling'in dizelerindeki MOULMEİN'in izinde - "Eski Moulmein tapına


"By the old Moulmein Pagoda, looking lazy at the sea" (Eski Moulmein tapınağında aylakça denize bakmak...)*

R. Kipling

Hayatımızda pek çok insan gelir geçer, pek azı kalır ve bize yön gösterir. Mawlamyine (Moulmein)'i hayatımıza yön vermemizde etkili olan, beni eşimle tanıştıran arkadaşlarımız Bahriye ve Hakkı olmasaydı hiç görmeyecek, hiç bilmeyecektik. Bir edebiyat dehası Dr. Bahriye Kemal olmasaydı yanımızda, bu seyahatte İngiltere'nin Burma'sı hakkında iyi bilgilere de sahip olmayacaktık.

1826-1852 yılları arasında İngiliz Burmasının ilk başkenti olan Moulmein, Myanmar seyahatimizin ilk ayağını oluşturuyor.

Ünlü İngiliz yazar George Orwell ve Rudyard Kipling'e ilham veren Mawlamyine, kubbe şeklindeki (stupa) Budist tapınakların, kiliselerin ve camilerin bulunduğu, içinden Thanlwin nehrinin aktığı, nehir boyunca ise İngiliz koloni zamanından kalan binaların yer aldığı melankolik bir yerleşim yeri.

Mawlamyine'e Tayland-Myanmar sınırından (Mae Sot - Myawaddy) çılgın bir araba yolculuğu sonrası vardığımızda hava kararmıştı. İnişli çıkışlı birkaç yoldan sonra düz bir yola girdik ve Cinderella Otel'e vardık. Bizi güleryüzlü personel, mango suyu ikramıyla karşıladılar.

Otel rezesvasyonumuzu booking.com'dan yapmıştık önceden. Online vize başvurusu için kalacağımız yeri önceden ayarlamamız gerekiyordu. Myanmar için önceden tek yaptığımız rezervasyon bu olmuştu.

Sonraki günlerde neredeyse her gün, bir sonraki gün için otel ve ulaşım araçları araştırması yaptık. İlk defa bu kadar plansız ve programsız ilerledik. Bu nedenle bu seyahat bir o kadar daha heyecanlı bir deneyim oldu. İngilizcede bu tür seyahat yapanlara "backpackers" denir. Sırtımızda birer minik çantamız, elimizde ufak bir kabin valizi (Levent'in bel fıtığı seyahate iki hafta kala nüksedince ekstra "light travelling" yaptık.) en ucuz yerlerde ve en uygun ulaşım taşıtlarına binerek gezdik Myanmar'ı 8 günde. 8 günde 5 şehri; bir gece treni, bir gece otobüsü, iki iç hat uçuş ile dolaştık.

Otelimizi anlatmaya geri dönecek olursak, içi otantik ve Myanmar'a ait eşyalarla dekore edilmiş şirin bir butik otel olan Cinderella'nın dışında yoldan uzaktan da görünebilecek şekilde yanıp sönen bir ışığı var.

Elektrik sisteminin Kıbrıs'ı aratmadığı Myanmar'da gece lambalarında yeterli aydınlatma olmayınca, bu ışık bir o kadar önemli kalıyor doğrusu.

Çok şirin bir de restorantı var, otelin arkasında.

Akşam yemeğini orada yedik. Acaba ne yedik diye hiç düşünmeme gerek yok. "Fried rice with... " Sabah, öğle, akşam "fried rice" yiyebilirdim. O derece beğenmiştim. Tabii herkesin damak zevkine saygım sonsuz ama Asya yemeklerini bir başka seviyorum.

Otelin restorantında serinlik için ve sinekleri kaçırmak için verilen şirin yelpazelerimizle

Yedikten sonra çok yorgun olmamıza rağmen dışarıda biraz dolaşmak için çıktık. Havanın sıcaklığı insanların sıcaklığıyla denktir diye düşünüyorum. Sıcak ülkelerde, insanlar da sıcak oluyor. Hele küçük yerlerde insanlar daha canayakın ve sempatik oluyor. Caddeyi yürürken dışarıda birçok insan vardı ve hemen hemen hepsi bize seslendi ve güler yüzleriyle bizim merhaba diye anladığımız ve o şekilde yanıtladığımız ama aslında sonradan"mingalaba" olduğunu öğrendiğimiz şekilde selamladılar. Çocuklar el salladı, İngilizce bilenler yanımıza gelip konuştu.

Kıbrıs'ta özlediğimiz cemaat hayatı ve kolektif yaşam en saf haliyle Mawlamyine sokaklarındaydı.

Cep telefonumuz çalışmıyordu, otelin interneti ise kötüydü. Anlayacağınız ilk gece dünyadan tamamen kopmuş bir geceydi.

Sabahı ise harika bir kahvaltı ile güne 'mingalaba' dedik: Kızarmış yumurta, sebzeli şeffaf erişte (vermicelli); ki bunun adı bizim pilavlara koyduğumuz şehriye ile aynı, renkli meyveler ve tabii sebze çorbası.

Telefonsuz ve internetsiz biz, Myanmar sim kartı bulmak için epey dolaştık. Ne istediğimizi anlatmak için ise bayağı denemeler yaptık. En nihayet internet paketi ve hat sahibi olduk, hem de çok ucuza. Yaklaşık 20 tl ödedik. Ve artık her yerde internetimiz vardı ve bu paket 7 gün bize yetişti.

Ama sim kartı bulma deneyimi öncesi başka bir deneyim bizi bekliyordu. Ertesi gün Yangon (Rangoon)'da olmalıydık. Otel resepsiyonundan öğrendiğimiz kadarıyla bunun için önceden planladığımız gece otobüsü (turistler için olanı) maalesef dolmuştu. Elimizde kalan seçeneklerde yerlilerin kullandığı gece treni veya gece otobüsü vardı. Biz trenden yana şansımızı denemek istedik. Ve trende yer ayırmak için soluğu tren istasyonunda aldık. Saat akşam 9'da yola çıkıp sabah 9'da (şanslıysak ve rötar olmazsa) Yangon'da olacağımız gece treni için bilet aldık. Yaklaşık kişi başı 3 tl ödedik ve "first class" biletlerimizi aldık, bizi gece neler bekliyordu bilmeden.

Sırada beklerken bizimle bekleyen sürekli göz kırpan sevimli Burmalı kadın

4 kişi için tek bir bilet verilmişti, bilet saman kağıdıydı ve üzerine kalemle bilgiler yazılmıştı.

Tren istasyonuna tuk tuk ile gitmiştik, dönüşün de bizi, "yürüyüş turumuza" başlayacağımız İngiliz zamanından kalma (biz bu cümlelere Kıbrıslılar olarak alışığız) parka yine aynı tuk tuk bıraktı. İnip parkı gezdik. Hava inanılmaz sıcaktı ve nemliydi. Tapınak ziyaretleri nedeniyle askılı ve kısa şort giymemiştim. Gerçi giysem de pek faydası olmayacaktı. Sıcaklık fena çökmüştü.

Parkta oynayan çocuklar bulduk. Bize el salladılar.

Parkın ardından Mahamuni (Bahaman) Paya ve Kyaikthanlan Paya tapınaklarına kapalı bir geçişten geçerek gittik. Tapınaklara ulaşmak için ise ağaçlı serin bir yoldan çıktık. O yolda yapılışı krepe, tadı ise pappadomu andıran bir yiyecek ikram edildik. Adını sonradan öğrendim, merak edip araştırdım. Samosa yapmak için açılan hamurdu yediğimiz. Samosa bir çeşit Myanmar böreğiymiş.

Tapınaklara girerken ayakkabı ve çorapların çıkarılması gerektiği kuralına uyarak sıcak mermer zeminde ayak tabanlarımız kömür olana dek yürüdük. Tapınaklar inanılmaz güzel ve görkemli. Ancak edindiğim tecbrübe sonrası şiddetle gece veya akşam üstü gezilmelerini tavsiye ederim.

Fakir Mawlamyine kentinin tepesinde altın renkli güneşe güçlü birer rakip gibi parlayan tapınakların kubbeleri ve işlemeleri insanı düşündürüyor.

‘By the old Moulmein Pagoda, lookin’ lazy at the sea…’ dizelerindeki Moulmein tapınağı şehrin en yüksek kubbeli tapınağı olan Kyaikthanlan Paya'yı anlattığı düşünülmektedir.

Bu kadar zenginliği olan bir dinin insanı neden bu kadar fakir yaşıyor? İçinde zümrütlerin, altın hazinelerinin bulunduğu o altın kubbelerin altında sefalet içindeyken neden herşeylerini öbür dünya için saklıyorlar ve yapıyorlar? Bir bildikleri mi var gerçekten, yoksa tamamen yanlış yolda mılar? Bu hayatta yaptıkları günahlarından arınmak için tapınaklar inşa etmek gerekirmiş. Bu nedenledir ki, Myanmar'ın her yeri altın renkli tapınaklarla kaplı.

İngiliz şair ve yazar Rudyard Kipling’in Myanmar ziyaretinin sadece üç gün sürdüğünü ancak bu üç günün meşhur Mandalay şiirindeki dizelere ilham olmaya yettiği söylenir. Bu şiir dünyada Burma'yı Doğu'da gizemli bir düşe dönüştürmüştür. O zamanın Burması Uzakdoğu'nun cevheriydi. Ticareti, ekonomisi ve yaşam tarzıyla zengindi. Şimdiki Mawlamyine ile arasında dağlar kadar fark vardı.

Ne yalan söyleyim, Burma haliyle Myanmar'ı kıskanmadım değil. İngilizler Kıbrıs'ta da sömürgeydi ancak bu kadar ihtişam, bu kadar yatırım bize yapmamışlardır. Hiç bir İngiliz şair, "Lefkoşa yolunda" gibi bir şiir ile Kıbrıs'ı Ortadoğu'nun yıldızı yapmamıştır.

İngilizler kaçınca Myanmar'a ne mi oldu? Bize olan gibi. Biz de ne de olsa onlarınkine çok da benzemese de bir askeri durumla adada yaşadık, yaşıyoruz. Onlar gibi katı bir askeri yönetimle yönetilmedik belki, çok şükür tabii, ama tüm bunlar Burmalılarla tarihi bir yakınlık hissetmeme neden de olmadı değil yani.

Kilise, eski okul, ilk hristiyan kilisesi, cami gibi birçok binayı yürüyerek gezdik. Mon bölgesini ve Mon halkını anlatan müzeyi gezdik. Yollarda biraz kaybolsak da, birçok yeri kolayca bulduk diyebilirim.

Sıcak mermerlerin üstünde altın kubbeler. (Not. Sağdaki büyük kubbe nedense kareden çıkarmışız :()

İngiliz dönemi Cezaevi - Tapınaktan bakış

İngiliz koloni evlerinin ve sinema gibi binaların yer aldığı nehir boyunca yürüdük. Görkemli Moulmein'den arda kalanlardı bunlar. Hiç bir bakım onarımın yapılmadığı bu evler, bizim Maraş'taki hayalet şehrin, içinde insanları bulunan versiyonu gibiydi.

Yıkılmaya yüz tutmuş bu ev, restore edilse inanılmaz güzel bir eve dönüştürülebilir oysa...

Yıkıklar arasında tepemizde güneş, biz yürürken

Her köyün bir delisi var deriz hani. Mawlamyine'deki ise peşimize takıldı ve bizi epeyce ürküttü, itiraf etmeliyim. Peşimize takılınca bir yere oturduk, hesabını ödeyeceğimizi sanarak yemek siparişi verdi. Ama biz ödersek peşimizden gelmesin diye ödemedik ve böylelikle arkamızdan gelemedi ve biz de kurtulmuş olduk.

Yerlilerin yediği açık havada pişen birçok yemek seçeneğinin olduğu bir yerde yemek yedik. Umduğumuz kadar iyi çıkmadı ki ardına zaten 4 kişiden 3'ümüz sırayla hasta olduk. Ben o şanslı olandım ve Myanmar seyahati boyunca "fried rice with..." olayını devam ettirebildim iştahla.

Gecesi ise otelde yedik. Odadan çıkış yapmamız gerektiği için sabah eşyaları toplamıştık. Otel bize yıkanacak yer sağlayacak demişti. Biz tabii oda sanmıştık ancak çalışanların yıkandığı yerde yıkandık ve bize havlu vermediler. Otelden çok memnunduk ta ki bize yıkanmak için havlu verilmeyinceye kadar.

Yıkandıktan sonra Myanmar ulaşımının en harika tecrübesini yaşayacağımız gece trenine binmek üzere tren istasyonuna gittik.

Ve tabii her yerde karşılaştıklarımız arasından seçtiğimiz baş karakter, Mawlamyine'deki delimiz oldu. (Fotoğrafı yok ne yazık ki - korkudan çekemedik.)


15107369_10153974159415598_4052322808346960625_n
16508024_10155002472434458_2120307173929298739_n
12933020_10154082845499458_1276217349452624285_n
11116469_10153247520529458_829301096210781876_n
993638_10151514759780598_1633444238_n
315577_10150283308605598_1538531806_n
305220_10150283320950598_299163876_n
13606481_10154307071219458_5673880617635839946_n